[Azınlıkça – Sayı: 57 - Mayıs 2010]
İbram Onsunoğlu
Gelişmeler artık baş döndürücü bir hızla gerçekleşiyor, bilgi ve haber akımı taşkın dereler gibi, içinde boğuluyor duygusuna kapılıyor ve olaylardan hangi birinin üzerinde odaklanacağını bilemiyorsun. Geçtiğimiz ay böyle bir dönemdi, ilgi konularımızı oluşturan tüm kesimlerde büyük hareketlilik vardı, hiçbirini görmezlikten gelemeyeceğin, tümünü yorumlamak istediğin. Birkaç sayfalık yazıya neleri sığdırabilirsin ki.
Ekonomik bunalım
Önce yurttaki ekonomik bunalım. Sonunda bu da oldu, Yunanistan iflas etmemek için Uluslararası Para Fonu’nun (IMF’nin) boyunduruğuna girdi. “Ulusal egemenliğin kısmî yitimi”, ve ülkedeki ekonomi politikasını artık AB Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve IMF’den oluşan troyka, “destekleme mekanizması”, belirliyor. Her gün yeni önlemler ilan ediliyor, kemer sıkma politikasının şiddeti gittikçe artırılarak. Bu önlemlerin ucu belli değil. İşin başındayız, ekonomideki gelişmelerin olumsuz sonuçlarını önümüzdeki yıllarda daha iyi hissedeceğiz. Yunan halkının refah düzeyi kertik kertik aşağı çekiliyor. Çalışanların onlarca yıllık mücadelelerinin kazanımları bir gecede yok oluyor. Halkın anlayış ve tahammül sınırları aşılıyor. Toplumsal patlama kapıda.
Bu arada perde arkasında evrodan çıkıp yeniden drahmiye geçiş hazırlıkları yapıldığına dair söylentiler gittikçe yaygınlaşıyor. İnanılacak gibi değil, ama birkaç ay önce IMF’nin kapısını çalmak olasılığı da inanılacak gibi değildi.
Siyasî bütünleşme yolunda bir türlü ilerleyemeyen AB’nin, büyük sıkıntılar yaşayan bir üyesine karşı yeterli dayanışma göstermediğine dair Yunanistan’da şikâyetler yaygın. Yunanistan, en sorunlu AB ülkesi. Ama öte yandan ekonomik bunalım, Almanya’dan Macaristan’a, Fransa’dan İspanya’ya tüm AB’yi etkisi altına alıyor. Euro çökerken, tüm AB ülkeleri kemer sıkmaya koşuyor.
Fransa ve Almanya gibi ülkeler sayesinde AB kapısında bekletilip “kapsona” tabi tutulan, ancak bunalımın teğet geçtiği Türkiye için bu koşullarda AB üyeliği çekici olmaktan gittikçe uzaklaşıyor. Türkiye’nin Orta Doğu’da ve daha genelde yeni arayış ve yönelişler içine girmiş olmasında AB kapılarında bekletilmenin düş kırıklığı ve etkisi büyük.
Erdoğan’ın Atina ziyareti
Türkiye başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın beraberindeki kalabalık bir heyetle Atina’ya yaptığı resmî ziyaret hakkında çok şeyler yazıldı, çok şeyler söylendi. Her iki tarafta da değerlendirmeler genel olarak olumlu, Türk tarafı daha coşkulu, Yunan tarafı daha temkinli ve tutuk, 23 anlaşma imzalandı, ziyaretin iki ülke arasındaki yumuşamaya ve yakınlaşmaya önemli katkısı olacak. Gerçi iki ülke arasındaki büyük sorunlara pek dokunulmadı, onlar bekleyebilir, zaten bu ziyaretle ilgili böyle bir beklenti de yoktu.
Bir ay sonra şimdi buradan gün ışığına pek çıkmayan tepkileri ve olumsuzlukları anımsatalım.
Yunanistan’da aşırı sağcılar, ulusalcılar, şahinler, Türk-Yunan yaklaşımını istemeyenler, ve KKE, bu ziyarete karşı çıktılar, iptal edilmesini veya ertelenmesini istediler. LAOS partisi, Yunanistan’ın ekonomik bunalım yüzünden en zayıf ve özgüven ve direncinin en az olduğu bir ana rastgelen bu ziyaretin ertelenmesi gerektiğini söyledi. KKE, Ege konusunda yeni düzenlemelerle Amerikan emperyalizminin bölgeye çörekleneceğine dikkati çekti. Ulusalcılar, bu ziyareti Yeni Osmanlıcılığın bir saldırısı olarak değerlendirdiler. Buna göre Yunanistan, Türkiye’ye tabi bir ülke olmaya aday. Yunanistan’da bir grup aydın, ciddi ciddi böyle iddialar ortaya atıyor.
Yeni Osmanlıcılık, bazı batılı kalemlerin Davutoğlu doktrinine taktıkları ad. Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ilgili kitabı, “Stratejik Derinlik -2001”, 800 sayfa, birkaç gün önce Yunancaya çevrilip yayımlandı ve uzman çevrelerce çok yorumlanacağa benziyor. Gerçekten tehlikeli kişinin Davutoğlu olduğu ve Yunanistan’ın onun doktrinine karşı nasıl bir yol izlemesi gerektiği tartışılmaya başladı bile. Nitekim Türkiye uzmanı ve Yunanistan-İsrail askerî yaklaşımının mimarlarından olan akademisyen Mazis, Gazze’ye insanî yardım filosuna İsrail’in korsanca saldırması ve 9 Türkü öldürmesinin ardından olayı “Davutoğlu’nun provokasyonu” diye adlandırmaya koştu.
Ziyaretin azınlık boyutu
Ziyaret çerçevesinde B.T.Türk Azınlığı konusu da gündeme geldi. Azınlık basınında da işlenen, Erdoğan’ın Atina’da azınlık temsilcileriyle görüşmesi, müftülük seçimlerini talep etmesi gibi olayları kastetmiyorum. Azınlık basınının yazmadıklarına işaret ediyorum özellikle. Erdoğan’ın ziyaret tarihi ilan edilir edilmez, yani gerçekleşmesinden 20 gün önce, en çok sorulan sorulardan biri, Türk başbakanın Atina’dan sonra Trakya’yı ziyaret edip etmeyeceği idi. Hatta Trakya ziyaretine onay verildiği söyleniyor ve ulusalcı çevrelerce Erdoğan’ın Yunan Trakya’sında ne işi olduğu, ne hakla oraya gideceği, orada ne yapmak istediği sorgulanıyordu. Türk başbakanın Atina’ya “tarihî ziyareti”, bir ara azınlık konusuna indirgendi, Erdoğan sanki Batı Trakya’da hır çıkarmaya geliyordu. Devlet televizyon kanalındaki böyle bir tartışmada gazetecilerce sıkıştırılan Dışişleri Bakanı Druças, Türk tarafından henüz bu konuda bir talep iletilmediğine onları boşuna ikna etmeye çalışıyordu. “Erdoğan isterse Trakya’ya gidebilir, bundan Yunan hükümetinin korkacak bir şeyi yok.” demişti Druças, ama Türk başbakanı sonunda Azınlığı ziyarete gelmedi. Belki de iyi etti, bu konuda gürültü çıkarmaya ve Atina ziyaretine gölge düşürmeye hazırlananları düş kırıklığına uğratarak.
Bazı çevrelerce Türkiye ile Türk Azınlığı ilişkilerini ilk kez şimdi keşfedercesine sergilenen yapmacık şaşkınlık ve kutsal öfke, ikiyüzlülüğün bu kadarı için çok aşkın bir amoralizm gerek.
Baykal’ın istifası
Deniz Baykal, internet üzerinden görüntülenen gayrimeşru aşk ilişkileri yüzünden CHP genel başkanlığından istifa etti. Tam Baykal’a özgü bir istifa bu. İstifa etti, ama dönüş kapısını açık bırakarak. Ve istifasını iktidar partisi AKP’ye karşı bir suçlamaya dönüştürerek. Oysa bu oyunu ona güvendiği çevrelerin oynadığını en iyi Baykal biliyordu. İstifa, ister istemez bir “özür dileme” mahiyeti taşıyor. Ancak Baykal’ın açıklamasında özrün izni bile yok. Edep duygusunun yol açması beklenen mahviyet yerine, zeytinyağı gibi suyun üstünde kalmaya çalıştı. Vatandaşı siyasetten tiksindiren davranışlar, Baykal’ın sergilediği işte bu gibi davranışlar. Sonra, hangi mekanizmaysa bu, kuşkusuz vahşi bir mekanizma, Baykal’ın dönüş kapısını kapattı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun önü açıldı. Kılıçdaroğlu başkanlığındaki CHP’nin seçimlerde AKP’ye rakip olup olamayacağını seçimler gösterecek. Baykal rakip olamayacağını defalarca kanıtlamıştı.
Kayıkçı kavgası
Bir süredir Azınlığın “resmî” kuruluşları, buradaki Danışma Kurulu, Türkiye’deki Dayanışma Derneği ve Almanya’daki Federasyon ile iki azınlık milletvekili arasında ve kuruluşların kendi içinde görmeye alışık olmadığımız sürtüşmeler yaşanıyor. Kuruluşlar milletvekillerine karşı, milletvekilleri kuruluşlara karşı. Kuruluşlararası kavga yok, ama her birinin kendi içinde kavgalar var, en çok Dayanışma Derneği’nde kavga var.
Bunca açıklama ve söyleşilere rağmen süregelen sürtüşmenin mahiyeti belirsiz, ne oldu da bu adamlar birbirine girdi, hangi ilkeler üzerinde anlaşamıyorlar, kim neyin nasıl olmasını istiyor gibi sorulara yanıt bulamıyorsunuz.
Görünüm tam bir kayıkçı kavgası.
Anladık, milletvekilleri görevden kaçıyorlarmış ve pısırık imişler. Anlamadım, belirli yerlerde at atabildiğin kadar, ama ondan sonra “idare et evladım, dalgana bak ve kendini zora sokma”, Azınlıkta empoze edilen tavır bu idareimaslahat ve ikiyüzlülük değil mi, milletvekillerinden daha ne bekliyorlarmış?
Anladık, kuruluşlar iki milletvekili üzerinde egemenlik kurmaya çalışıyorlarmış. Anlamadım, milletvekillerinin bağımsızlıkları mı varmış ki direniyorlarmış?
Dayanışma Derneği alışılmışın dışında birkaç inisiyatif aldı, Patrikhane’yi kuşatmak gibi eylemlerden vazgeçerek. Ardından gerici, şoven ve ırkçı bir güruh aslında aynı gelenekten gelen başkanı top ateşine tuttu. Burada idareimaslahatçı milletvekilleri, ötede kılıcından kan damlayan bu güruhla ittifak kurmuş, tastamam idare ediyorlar işte.
Bütün bunların gün ışığına çıkmış olması, sıkıyönetimin çatladığının veya gevşediğinin bir göstergesi midir?
Önceleri bu kavgalardan söz konusu kuruluşlar içinde demokratikleşmeye ve vesayetten kurtulup başına buyruk olmaya gidildiğine, kendini yenileme çabaları başladığına dair bir umuda kapılası geliyor insanın. Ama boşuna, hiç olmazsa şimdiye dek. Şimdiden sonrası için de umutlu olmayı gerektirecek işaretler yok veya pek az. Antidemokratik bir biçimde şartlanmış kafalarla ve mavi boncuklarla seçilen kişilerle kendini yenileme yapılamaz. Yapılsa yapılsa kendini yineleme yapılır.
Çözüm ne? Bu kuruluşların yerine yeni bir örgütlenmeye gitmek. Sıkıyor mu? Sıkmıyorsa, dalgana bak. Yan gel ve karşıdan kayıkçı kavgasını seyret.
*



Twitter
Myspace
Mister Wong
Bookmarks.cc
Digg
Del.icio.us
Yahoo
Blogmarks
Googlize this
Blinklist
Facebook
Wikio






















